Sezgin Tanrıkulu, "Barış Akademisyenleri ve Yargı Süreçleri" Toplantısına Katıldı

11.01.2026

CHP İnsan Haklarından Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı Sezgin Tanrıkulu, "Barış Akademisyenleri ve Yargı Süreçleri" ile ilgili toplantıya katıldı.

Tanrıkulu, İstanbul Barosu Konferans Salonu'nda düzenlenen toplantıda yaptığı konuşmada şunları söyledi:

11 Ocak, yakın siyasi tarihimiz açısından bir dönüm noktasıdır. Aslında daha geniş bir sürecin simgesel bir tarihidir; rejimin değişiminin açık biçimde görünür hâle geldiği eşiklerden biridir.

7 Haziran 2015’te yapılan genel seçimlerde, Adalet ve Kalkınma Partisi ilk kez yıllar sonra tek başına iktidar çoğunluğunu kaybetti. Ancak bu seçimden hemen önce ve sonra yaşananlar, siyasal tabloyu köklü biçimde değiştirdi.

Hepimizin hatırlayacağı üzere, IŞİD saldırıları bu dönemde başladı.

5 Haziran’da, yani seçimden yalnızca üç gün önce Diyarbakır’da ilk büyük saldırı gerçekleşti.

7 Haziran seçimlerinin hemen ardından 20 Temmuz'da Suruç Katliamı yaşandı.

24 Temmuz’da Ceylanpınar’da, hala aydınlatılamamış karanlık bir olayda, iki polis memuru evlerinde uyurken öldürüldü.

10 Ekim’de ise Ankara Gar Katliamı yaşandı; bu, insanlığa karşı işlenmiş en ağır suçlardan biri olarak dünya tarihine geçti.

Bütün bu olayların ardından, 1 Kasım 2015’te seçimler tekrarlandı.

Adalet ve Kalkınma Partisi bu kez yaklaşık %49 oy oranıyla yeniden tek başına iktidar oldu.

Bu sürecin devamında,

28 Kasım 2015’te Tahir Elçi Diyarbakır’da katledildi.

11 Ocak 2016’da, hocalarımızın imzasını taşıyan Barış Bildirisi yayımlandı. Bütün bu gelişmeler birbirinden kopuk değil; ardışık ve bütünlüklü bir sürecin parçalarıdır.

15 Temmuz’da darbe girişimi yaşandı; ortak bir karşı çıkışla bastırıldı. O dönemde “Olağanüstü hale gerek yoktur, getireceğiniz yasaları üç günde Meclis’ten geçirelim” dememize rağmen, OHAL ilan edildi. Başta yalnızca üç ay denmesine karşın, kaldırılmadı.

Nisan 2017’de, Anayasa değişikliğiyle Türkiye’ye özgü yeni bir siyasal rejim inşa edildi.

Tüm bu süreçlerde 11 Ocak, özel bir anlam taşır.

Bu tarih, akademinin, yürüyen bu sürece karşı açık bir itirazı ve vicdani duruşudur. Yakın tarih yazılacaksa –ki yazılacaktır– 11 Ocak, mutlaka önemli dönüm noktalarından biri olarak yerini alacaktır. Ve bu tarihi de, büyük ölçüde sizler yazacaksınız.

Neden özellikle akademi hedef alındı?

Çünkü insan hakları ihlallerinin önlenmesinde işleyen altı temel mekanizma vardır ve bunların tamamı sistematik biçimde çökertildi.

Birincisi Türkiye Büyük Millet Meclisi.

2017’den sonra Meclis, insan haklarını koruma işlevini fiilen yitirdi. İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu Başkanvekiliyim; ancak ortada işleyen bir mekanizma yok.

İkincisi sivil toplum:

İnsan hakları dernekleri, barolar, meslek örgütleri… 90’lı yıllardan farklı olarak bu yapılar tümüyle etkisizleştirildi.

Üçüncüsü medya.

Kamuoyu oluşturma işlevi tamamen tek merkezli hâle getirildi.

Dördüncüsü yargı.

En ağır dönemlerde bile, sıkıyönetimde dahi kapısını çalabileceğimiz savcılar, hâkimler vardı. Bugün ise İstanbul Adliyesi’nde bir ihlali bildirmek için katibe dahi ulaşamıyorsunuz.

Beşincisi uluslararası mekanizmalar.

Bir dönem, uluslararası raporlarda adının geçmesinden utanan siyasetçiler vardı. Bugün ise “Elimin tersiyle iterim” diyen bir siyasal anlayış hâkim.

Ve son olarak akademi.

Türkiye’de insan hakları bilincinin oluşmasında akademinin çok büyük katkısı olmuştur.

Bu mekanizmalar çökertilerek, bugün yaşadığımız rejim inşa edildi. Bu rejimin başardığı bir şey var:

80’li ve 90’lı yıllarda insan hakları ihlalleri genellikle belirli bir bölgede ve belirli kimliklere yönelmişti.

Bugün ise Türkiye’nin her yerinde, her kimlikten, her inançtan insan, insan hakları ihlallerinin hedefi hâline getirildi.

Bu anlamda acı bir “eşitlik” sağlandı.

Barış Akademisyenleri davalarıyla ilgili, benim açımdan unutulmaz üç şey var:

Birincisi, Çağlayan Adliyesi’nin ayazı. O soğuğu, o bekleyişi unutmak mümkün değil.

İkincisi, duruşma salonlarının birer akademi amfisine dönüşmesi. Oralarda yapılan savunmalar, Türkiye’ye dair son derece derinlikli analizlerdi. Bunlar mutlaka derlenmeli, çalışılmalı.

Üçüncüsü ise, beni insani olarak en çok yıpratan hikâyelerdi.

10–20 yıl boyunca yalnızca akademide çalışmış, bütün hayatını buna adamış insanların, bir gecede medeni ölüme mahkum edilmesi; “Artık sen yoksun” denmesi. Bu son derece yaralayıcıydı.

Normal koşullarda siyasal rejimler, rahatsız edici olanla değil, suç olanla ilgilenir.

Oysa uzun zamandır bu rejim, suçla değil; rahatsız edici olanla ilgileniyor.

Ceza hukukunun ve yargının konusu da bu nedenle değişti. O bildiri mevcut siyasal rejim için rahatsız edici olabilir; ama suç değildi.

Benzer Haberler